“Burak Amerika’ya gitmişsin hiç söylemiyosun bro ?” – 1

Ya ben size söylemeyi unuttum ama ben Build 2016’ya gittim ta Amerigalara ya. Cidden oldu yani öyle bişey. Her seferinde desteğinden bahsettiğim Microsoft’un güzel bir jestiyle MSP’ler arasından beni seçip Build 2016’ya gönderdiler. Şaka gibi, hehe. Hadi biraz ondan bahsedeyim:

Efenim 13,14 Mart gibi bir tarihte Microsoft Türkiye’den sevindirici bir telefon aldım. Beni 30 Mart – 2 Nisan tarihleri arasında San Francisco’da yapılacak olan ve Microsoft’un her sene düzenleyip yeni teknolojilerini & ürünlerini tanıttığı ve katılımcılara deneme fırsatı verdiği bir etkinlik olan Build’a göndermeyi düşündüklerini söylediler. Önce sakince telefonu yere koyup bi ajandama baktım (:P) Sonra bu bir hata diyerekten telefonu kaptım ve “Oluuur” dedim. Ardından bir pasaport macerası başladı…

2 hafta gibi bir sürede hem pasaportumu yenilemem hem de Amerika vizesi için başvuru yapıp onay almam gerekiyordu. Vize başvurusu yapabilmem için pasaport numaramı DS 160 formuna yazıp göndermem lazımmış. O yüzden randevuyu erken tarihe alamadım. Bir an önce pasaportumu yenilemem gerekiyordu…

Yeni yeni gelişmekte olan bu e-pasaport sistemini biraz araştırdım. Istanbul’daki bütün ilçe emniyetlerdeki pasaport şubelerindeki randevular çok geç tarihe veriyordu. Ben de işimi Yalova’da halletmeye karar verdim. Sabahın köründe IDO ile Yalova’ya gidip pasaport işlemlerimi yaptım. Pazaresi günü yapmıştım, Cuma pasaport elimdeydi. Asıl sıkıntılı kısım şimdi başlıyordu: AMERIKA VIZESI!

Pasaport numaram artık olduğuna göre kısa Amerika vizesine başvurmam ve onay almam gerekiyordu. 28 Mart günü sabah 6 gibi uçağım var ve benim randevu ve onay almama sadece 10 gün kalmıştı 🙂 Istanbul’daki Amerikan Konsolosluğuna randevu almak istediğimde en yakın tarih 29’unu gösteriyordu, o nedenle Ankara konsolosluğunu denemek istedim. Ordaki tarih de 27’sini gösteriyordu. Bir mutsuzluk, bir çaresizlik ki aldı başını gidiyor o saatler…

Biraz araştırdım, yaklaşık bi 10 dakika vakit öldürdüm internette. Sonra dedim ki arkadaş başka çare yok, mission abort. Iptal yane gidemiyoruz… Sayfayı bi refresh ettim ki bir de ne göreyim, Ankara için biri sanırım iptal etmiş en yakın randevu tarihi 25 Mart! Onay alıp vizenin gelmesi falan çok kısa bir süreye tekabül edecek ama denemeye değerdi. Bu sırada bir yandan da Microsoft ile görüşmeleri sürdürüyor, “Gelicem, relax, her şey under control, sıkıntı yook” falan diyorum tabi…

Neyse efenim 24 Martı 25’e bağlayan gece Ankara’ya uçtum. Sabah konsoloslukta işlerimi hallettim. Onayı aldım. Her şey mikemmel ilerliyor derkeen pasaportumu alıp geri göndermeleri gerektiğini fark ettim. Konsolosluktaki mülakatı geçerseniz ve onay alırsanız pasaportunuzu alıp vize işlemleri için sıraya koyuyorlar. Ardından belirttiğiniz adrese postalıyorlar. O postanın gelmesi gerekiyordu ben uçana kadar…

Konsolosluğa girdiğiniz zaman size mülakatı Ingilizce mi yoksa Türkiye mi yapmak istersiniz diye soruyorlar. Ben farketmez dediğim için bana Ingilizce fiş verdiler. Şimdi orası öyle bi ortam ki insan ister istemez geriliyor. Ben Ingilizceme güveniyorum ama etrafta ‘Ben yüksek ıııh, I study master in bla bla önivörsiti’ diye konuşanları gördükçe insan geriliyor tabi haliyle. Pamuk ipliğine bağlı zaten her şey… Neyse. Yaptık tontiş bi abiyle mülakatımızı. Ayaküstü bi sohbet, bi mappet, sorma… Gülüştük, geçiştik, konuşma biterken onayı verdi dayı sağolsun. Onayı alınca dedim battı balık yan gider: “Benim 28’inde uçmam gerekiyor, ne yapman gerekiyorsa yap dayı da şu pasaport bana erken gelsin ya” diye bi acındırdım kendimi. O da “Sıkıntı olmaz kardeşim merak etme” dedi, Ingilizce ama… 😛

25’inde pasaportu verdim, 27’sinde telefonuma PTT’den bir SMS geldi ve dedi ki ” Al bu kafayı sepete ekle binbir türlü..” Yok öyle demedi. Dedi ki beyefendi postanız geldi, gidin alın şubeden. Sabahın köründe koşarak gittiğim şubeden Amerikan vizeli pasaportumu teslim aldım. Artık her şey hazırdı, sonunda 🙂

28’inin sabahı Frankfurt aktarmalı olarak San Francisco’ta gidiyordum. Sabahın köründe bindik uçağımıza paşalar gibi Frankfurt’a indik. 2 saat bekleme süresi vardı. Biraz Frankfurt Airport’ta takıldıktan sonra asıl baba uçağa binme vakti geldi. İki katlı böyle değişik bi makine koymuşlar, binin dediler bindik. Bir uçuş ki sorma. Tam 12 saat uçtum neredeyse. Dilekolay. 12 saat yav!

Iyi ki yanımdaki 2 koltuk boştu şansıma, sülalem raad bi şekilde takıldım koltuklarda 😛 Ikramlar başlayınca da bira ve şarabın dibine vurdum ayıptır söylemesi 🙂 Bütün bu macera zaten efsane bir deneyim fakat çok büyük bir makinanın içerisinde ve yerden kilometrelerce yükseklikte okyanusun üzerinden geçip camdan dışarıyı izlemek oldukça keyif vericiydi benim için. Normalde pek umrumda olmaz, “Aaa bu da başka bi dağ işte” diyip geçerdim. Bu sefer öyle olmadı.

Uçakta U.S sınırından geçerken vermeniz gereken “ben sizin ülkenize şu ürünleri sokuyorum, şu kadar litre & kiloda sokuyorum, hayır son 10 yılda adını bilmediğim bu 10. dünya ülkesine girip çıkmadım zart zurt” olarak doldurmanız gereken bir form veriyorlar size. Verdiler, doldurdum. Ama salak ben o formu kurşun kalemle doldurdum 🙂 Evet, salak.

Uçak sonunda indi. Indi ama ben saatlerdir uçarken saatin sadece 3,4 saat oynaması (bkz. nam-ı diğer jetlag) haliyle bünye tarafından pek hoş karşılanmadı. Sınırdan geçmek için sıraya girdim. Yaklaşık 1.5 saat sırada bekledim ve sıra bana geldiğinde vezneye doğru ilerledim. Cool bi dayı benden o border formunu istedi, uzattım. “Ama sen bunu kurşunla doldurmuşsun, git tükenmezle doldur geri gel” demez mi… Bakın 1.5 saat yorgun argın ayakta beklemişken konuştuğunuz ve sizi sınırdan geçirebilecek tek insanın böyle bir şey demesi insana koyar. Koydu da. Ekşimiş ve üzülmüş (yalancıktan) bir surat ifadesiyle “Ama ben sıranın en başına dönemem, çok bekledim memedali bey nolur yardımcı olun” dedim. Cool dayı da küçük bi masa gösterdi ve “Orda tükenmez kalem ve yeni form var. Git ordan doldur ve senden sonraki kişi gittiğinde tekrar gel” dedi. Ay bir sevinç, bir mutluluk…

Gittim aldım yeni bir form doldurdum ve cool dayıya verdim. Cool dayı da coolluğunu konuşturarak beni sınırdan geçirdi. Artık resmi olaraktan Amerika’daydım. San Francisco International Airport (SFO) da yorgun argın B.A.R.T diye bir şeyden haberim oldu. Otele gitmek için şehir merkezine gitmem gerekiyordu. Bunu mesela daha Amerikan-vari söylemek gerekirse “Otele gitmem için biraz kuzeye doğru yol almam gerekiyordu” diyebilirim 😛 Yok lan şaka şaka, öyle bişey yok. Daha o kadar Amerikan olmadım.

Bay Area Rapid Transit (kısacası BART) dedikleri bir metro sistemi var. Bazen yeraltından bazense yerüstünden yol alarak şehrin büyük bir kısmını dolaşıyor bu sistem. Zaten  Amerika ile ilgili biraz araştırma yaptıysanız şehiriçi ulaşımın arabanız olmadan çok zor olduğunu biliyorsunuzdur. Gerçekten de öyle, araba şart abi.

Bu metroya binip bir şekilde otelime yakın durakta indim. Internetim yok. Haritayı da indirmediğim için kullanamıyorum. Insanlara sora sora oteli buldum, yerleştim, uyuyakaldım….

Etkinlikten 1 gün önce saat 16:00 civarı oteldeydim. Yarın sabah Build 2016 başlayacaktı ve şu an hepimizin bildiği ama benim gittiğim zamanlarda kimsenin tahmin bile edemeyeceği yeniliklerden bahsedilecekti.

Ah be yine olsa da yine gitsek… Şimdi öncelikle bu macera çok büyük olduğu için parça parça paylaşmaya karar verdiğimi size üzülerek (!) söylemek istiyorum. Bütün maceramı GoPro ve telefonumun kamerasına kaydettim. Videoları birleştirip tam bir video yapma hayalım var (hala) ama video editing falan pek işim olmadığı için hiçbir zaman uğraşmadım. Artık son! 😛

Yakında tekrar görüşürüz.

 

0
Shares